11 Mart 2018 Pazar

Başlık Bulamadım


   Gün Geçtikçe Derindeki renkler akıl almaz farklılıklar gösteriyor. O güzel gülüşünden eser kalmamış. Gözlerin hep bir boşlukta geziyor. Anlamsız bakışların kendini hiç bu kadar belli etmemişti. Hayat ışığın gittikçe azalıyor. Hele de o ilaç gününün peşi sıra gelen günler kendini daha çok hissettiriyor. Bazen "nerede o eski parıltılı gözler" diyeceğim tutuyor.

     Nasıl bir sevgidir bu ki Hayat ışığın her geçen gün azaldıkça yeniden aşık oluyor yeniden seviyorum, Sevmekle kalmıyor yanında iken de özlüyorum. Derindeki yıkımları hissedebiliyorum ama yine de sarılıyorum. Kuş misali çırpınıp, yaşamına enerji vermeye çalışıyorum sarılarak. Fakat nafile, o yüzden çırpınışım diyorum ya . Kuş gibi, pek işe yaramayan, hayat ışığının azalmasını engelleyemeyen boşuna bir çırpınış. Sanki Elimde eriyen bir buz kristali gibi. Isındıkça eriyen eridikçe soğuyan bir buz kristali. Teninde hayat belirtileri gün geçtikçe azalıyor. Yüzün, vücudun küçülüyor. Ağırlığından eser yok. Kaldırıp savursam uçacak gibisin. 


     Belkide abartıyorum. Keşke abartsam, keşke yanılsam, keşke tüm doktorlar yanılsa. İşte keşkeler bile doğru değil. Keşkeler de acılı bir yalan. Nasıl bir şey bu gözyaşı bile eşlik edemiyor üzüntüye. Yaşmak diyorsun, ne için yaşamak. Yaşamak için yaşamak. Değer mi yaşamak için bunca acıya. İnsanların boş hayalleri üzerine kurulmuş, savaşların, hasetlerin dünyasında yaşamak. Kahrolası hastalıklı beyinlerin dünyasında yaşamak. Kim için, ne için yaşamak diyesi geliyor insanın. 



   Elinde eriyen bir insan. Buz dolaba koyacağımız bir buz değil ki. Ufak kandırmalarla ayakta durmaya çalışmak. Hele de diğer insanların olaya verdikleri tepkiler bile artık sana eziyet geliyor. Suçlamak için değil tabi. Sağ olsunlar ama bazen gerçekten derinden yaralıyor, sanki destek vermeye çalışıyorlar. Ama çalıştıkça da yarayı daha derinden oyuyorlar.  Yaşamak bu diyorsun ister istemez. Bazen dediklerini bile duymuyorsun. Dünyan başka senin. Onların gördükleri de başka , senin yaşadıklarında başka.


      
   Yatağında, uykusuzluktan yorulup uyuyabiliyorsun. Ruhun yorgunluğu vücudu etkiliyor mu bilmem ama ciddi yoruluyor insan. Öyle deliksiz uyuyamıyorsun. Yanındaki inledi mi Önce ruh fırlıyor ayağa kalkıyor, Sonra vücut kıpırdıyor. Şimdi mecburen Vücut beklemede kalıyor, kıpırdadın mı hastayı  daha da heyecana sokmamak için.

   Parmaklar da renk değişmiş, eklem yerleri kahverengi hale geliyor. Yaşam belirtisi azalmış, ışıldama, parıltı bir yana her tarafla birlikte mat bir hale geliyor. Yüzündeki tahammülsüzlüğün, umutsuzluğun acısı, ister istemez kanıma dokunuyor. Bazen ben mi daha acı çekiyorum omu diyesi geliyor insanın. Tek farkı o sürekli hissediyor, ben gördükçe hissediyorum.

   Jiletle kesilmiş olan Saçların çoğu dökülmüş. Arka tarafta sanki yeni çıkıyormuş gibi uzayan siyah sert ve acıtan kıllarla dolu. Ön tarafta zaten dökülmüş yer yer kalan siyahlıklar gaip bir görüntü oluşturmuş. Kulakların hemen üstünde kesmeyi unuttuğumuz bazı saçlar tüy olmuş. köse suratı gibi harita olmuş. alın ile baş arasındaki sınır maalesef artık yok. Renk, beyaza çalan sarı  bir ton olmuş. Gözlerin altı kahverengi. Her bakanın, rahatlıkla hasta olduğunu anlayabildiği bir sönüklük. Yüz çizgileri belli olmasa da gölgelerin verdiği renk farklılıkları solgun, renksiz ve sönük göstermiş. Gülmeye bile takati olmadığı, yorgunluğu yüzünden okunan bir hal ile, anlamsız bakan, feri sönmüş gözler, ne kendine ne de karşısındakine maral veremiyor.



   Kendi kendime derdim, artık mutlu, umut veren şeyler yazmak istiyorum diye demiştim. Hatta bir ara (PatitiPoti) Öyküye ve Akdeniz'e anlattığım masalları yazacaktım. Ama hiç olmadı. Olmaya da fırsat kalmadı.
       İyileştiği Zamanlar her şeyi unutuyoruz. Yaşamın, renkli cazibesi içinde  kendimizi unutabiliyoruz.  Bir an olsa da gelecek ile irtibatımızı kesiyor yada hiç durmadan geçiyoruz. Öyle yapmanın verdiği vicdan azabına ne demeli, bilemiyorum. Sabahlar bana ne kadar güzel gelirdi. Çocukluğumun en derin güzelliklerine giderdim. Kuş cıvıltılarının içinde, havanın kokusu, tadı, ısısı  hep çocukluğumu, kısaca hayattan aldığım hazzı hatırlatırdı. Öyle ya sabahlar, rengi bile değişiktir. İnsan yoktur fazla, Dünya kendi halindedir. İnsanın en az olduğu saatler. Taş,toprak,su,kuş Hepsi korkusuz, rahat bir nefes alırdı. Belki de o yüzdendi bu güzellik.  Şimdi O kadar da güzel gelmiyor. Acı bir korku, midede saklanmış öcü gibi baskı ile çıkıyor ortaya. Göz yaşlarının çıkması yasak. içinden ağlayacaksın. olmaz öyle göz yaşı , hasta var , erkeklik var. Araba ile Hopa'dan çıkarsın yola, Solda yeşillikler, Sağda deniz. Kuşlar ise bir sağ da bir solda. Karabataklar dalıp dalıp kayboluyorlar bizim hayallerimiz gibi bir varlar bir yoklar. Bazen kıyıya yakın yavru karabatak dalıyor, bakıyorum, acaba dalga kayaya çarpmış olmasın diye geriliyorum. Diğer korkularımın gölgesinde başka bir endişe sarıyor, Sonra gözden kaybolmadan çıkıyor kerata. Güçlü bir yüzücü. Belli.  Bildiğim halde her seferinde Niye endişeleniyorum bilmiyorum.
   Bazen de uyumaya duruyoruz. Cezaların caydırıcılığının hatırına araba da zaten yavaş gidiyor, Uyur gibi yaptığımız günler daha çok.


 Rize'ye girişte kendimize geliyoruz. Bir anda yüzümüzdeki setlik kendini hissettiriyor. Kurbanlık koyun gibi standart işlerin, çarkına giriyoruz. Erken gelmenin en iyi yolu genellikle, bizden başka kimsenin gelmemiş olması ki ilk sıraya giriyoruz. Kötü tarafı mide bulantısı etkisini gösteriyor, Malum vücut alacağı ilaçların etkisini ezberlemiş olmalı ki önceden isyan etmeye başlıyor. Arabadan iner inmez bir fasıl mideyi boşaltıyoruz. Öyle bir eziyet ki sabahın tüm güzellikleri bir anda kayboluyor. Sonra hastane ortamına alışıyor, yalnız olmadığımızı hatırlıyoruz. İster istemez toparlanıyor, hastane ortamının akışına ayak uyduruyoruz.

    Dönerken de ne konuşabiliyor ne de  gülebiliyoruz. Biran önce eve gidebilmenin hayali ile uyumaya çalışıyoruz. O uyku da Hopa ya girerken geliyor hep. ille o yolun yorgunluğunu çekeceğiz. Uyumak haram oluyor. Dalga geçer gibi beş on dakikalık yol kalınca bastırıyor, Bu sefer de uyumamak için çırpınıyorsun. Bir kere terslik sırtında, ne zaman isterse çıkıyor. hemde hiç çekinmeden. Biz de çekiyoruz tabi.

      O gün pek zor olmasa da, uykuyla bir şekilde atlatıyorsun. Sabahın erken saatlerinde, mide kendini gösteriyor, buradayım diyor. Ve Akşam ne aldıysa hiç acımadan dışarı çıkarıyor. Öyle basit değil tabi, ne su içince geçiyor ne de burundan nefes alınca geçiyor. Yapabildiğim tek şey kolundan tutup yanında olduğunu hissettirmek. Hafif nefes alabildi mi,  kovanın poşetini hızlıca değiştiriyorum. Gündüzün canlılığı biraz kendine getiriyor. Ben gündüzün eziyetine fazla tanık olamıyorum. Malum  ekmek parası, çalışmam gerekiyor. Ama sorun değil, yatarken sabahın aynılarını tekrarlıyoruz. Sebebe de gerek yok. Hatta karnına dokunmak yetiyor. Üç bilemedin dört gün sonra işkence hafifliyor da nefes alabiliyoruz. Sonra da iyi bir şey yapıyormuş edasıyla, su içmesi için azarlıyoruz. Sanki kendi bilmiyormuş gibi. Aslında elimizden geleni bu ya bizde onu yapıyoruz.


       Anasını sattığım Türküler, hep dert yazar, dert söylerdi. Ben de en dertlilerin'i çalar söylerdim. Yada kendimce çalıp söylediğimi san'ardım demek daha doğru olacak. Aslında O acıları hissederdik de. Bazen de yaşardık herhalde. Ancak bu kadar anlatılabilir dedir'en Türkülerle kardeş olmuşuz da haberim yoktu.















Yale
Türküler,
   
İçimi Yakan Türküler
  Canımı Saran Türküler
     Derdimi Alan Türküler
        Gözümü Kanatan Türküler
           Aklımı Kaçıran Türküler
              Kanımı Akıtan Türküler

           Kafama Vuran Türküler
              Gözümde Duman Türküler

           Yarimi Sevdiren Türküler
               Zalimi Yerdiren Türküler

            Allah'a Yakaran Türküler
                Dünyamı Karartan Türküler

   
  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder